Advert
ERCAN KONT İLE TİYATRO VE SAHNEYİ KONUŞTUK
Nevzat UÇAK

ERCAN KONT İLE TİYATRO VE SAHNEYİ KONUŞTUK

(central unit in the text - in the middle)

   

Bir toplum değerlerine sahip çıkmadıkça, yeni değerler bulmakta zorluk çekerler…Vefa insan hayatında çok önemli bir duygudur..Vefasızlık, insanlığını yitirerenler için geçerlidir.
    Ercan Kont, bu kentin sosyal ve sanatsal her olayında karşılık almadan, insan ve memleket sevdasıyla gecesini gündüzüne katmıştır.. Bazan yürüyerek, bazan bisiklete binerek evine, işine gitmiş, yada sahneye çıkmıştır…
   Adana için çok önemli bir değerdir Ercan Kont…Ve değerli insan bugün ne aranmakta, ne sorulmakta, ailesiyle birlikte çaresizliğe terkedilmektedir..
  Belediye Başkanları, siyaset adamları, iş dünyasının değerli insanları, 7”den 70”e hepinizin tanıdığı, ama varlığını merak edip sormadığınız Ercan Kont için “Ne yapabiliriz” diye aklınızdan bir soru geçti mi ?
  Sadece hatırlatmak istedik.. İstedik ki Ercan Kont”un Süleyman Karataş”la yaptığı röportajı okuyun ve hatırlayın;

Tarih: 22.9.2015 10:42:26 / 1928okunma / 0yorum    
Cumali KARATAŞ   

Sanatta 50 yılı kutlayan Ercan Kont, Adana´nın tiyatro ve sunuculuk alanında özel bir yeri olan sanatçılardan. İşportacılıktan konservatuar müdürlüğüne kadar uzanan yaşamında, zabıtanın el koyduğu mallarını almak için gittiği Adana Belediyesi binasında duyduğu bir anons sonucu tiyatroya adım atan Kont; yapacağımız görüşmeye iki çantayla gelip, üç çantayla gitti… Hiç böyle bir şey görmemiştim tabii... Onun genel duyarlılığı burda da kendini gösterirken, konuya verdiği önem ve ciddiyet dikkate ve saygıya değerdi…                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         Cumali Karataş
Nasıl oldu bu tiyatro yolculuğu, tiyatroya nasıl başladınız?
            ---Fakir bir ailenin çocuğuydum. Okul saatlerinin dışında işportacılık, çığırtkanlık yapardım. Bay giysileri satardım. Ben satışa başladığımda millete duyuru yapardım. Milet toplanırdı. Fakat ben diğer çığırtkanlardan farklıydım. Şöyle ki… Diğer çığırtkanlar:”İthal mal, İtalyan malı, Alman malı. Batan gemiden çıkan mallar.. Yana fabrikadan kurtarılanlar. Mağazada 10 lira, bizde  5 lira” diye bağırırlardı. Ben öyle demezdim… Ayağımın altındaki o küçük taburenin üzerinde bağırdığım zaman herkes beni görürdü ve bize gelirdi… “Ne ithal malı, ne İtalya, ne Alman malı ne Amerika. Ne yanan fabrikadan kurtarılan, ne de batan gemiden çıkan mallar. Türk malı bunlar. Türkiye´de imal ediliyor. Türkiye´de satılıyor. Mağazada 10 lira, bizde 20 lira” derdim, herkes şaşırırdı. Çünkü farklı söylemim olunca merak edip gelip alırlardı.  Hatta bazı işyerlerinden “gel bizde çalış” diye teklif alırdım. Bu yaptığım işportacılıkta belli zaman sonra dükkânlara toplu mal veren esnaflardan beni tanıyanlar parasız mal verirlerdi. Sattıktan sonra parasını verirdim. Bir defasında Vakıflar Sarayı önünde satış yaparken zabıtalar gelip mallarımı aldılar.  Neyse ki çok mal yoktu. Aldıklarında itiraz ettim, vermek istemedim. “Belediye´ye gelip ordan alacaksın” dediler.  Ben de, şimdiki Büyükşehir Belediye binasının olduğu yerdeki belediyeye gidip zabıtaları bekliyordum. O sırada belediye hoparlöründen bir ses duydum. Şöyle diyordu: “Dikkat, dikkat Adana Belediyesi Şehir Tiyatrosu için figüran aranıyor. İsteklilerin tiyatro müdürlüğüne başvurmaları gerekmektedir…” Anonsu duyunca hemen hızlıca tiyatro müdürlüğüne gidip başvuruda bulundum. Zabıtanın el koyduğu mallarım n´oldu bilemiyorum. O yıl, yani 1964-1965 tiyatro sezonu William Shakespeare´in ‘Othello´ adlı oyunu ile başladı. Oyunda mızrak tutan bir figürandım. Sahneye ilk adımımı atışım bu şekilde oldu?  
Sevgiyle başladı mutlaka da, genetik bir özellik, aileden gelen bir etki, küçük yaşlarda sanat ve kültürle bağlantı, çevre faktörü var mıydı?
---Sevgi var ama yönlendirme, genetik özellik yok. Küçük yaşlarda sinemaya, kitap okumaya ilgim vardı… Şöyle ki… Şehitduran gibi bir kenar mahalle çocuğuydum. Mahallemizdeki Aile sinemasının çığırtkanıydım. Sinemada gösterilecek filmlerin afiş kartonlarını eğimli olarak sırt sırta yerleştirip, elimizdeki huni şeklindeki şeyi de ağzımıza götürüp:”Dikkat dikkat bu akşam Yazlık Aile Sineması´nda… “diye başlayıp, filmin adını ve filmde oynayacak sanatçılarını sayıp, film hakkında kısa bir bilgi de vererek, insanların sinemaya gelmelerini sağlardık.  Kenar mahalle çocuğu olarak kültür ve sanatla ilgilenip, kütüphanelerden kitap alıp okurduk da. Bu kütüphaneden kitap alıp okuma alışkanlığı bugünlere kadar sürdü. Hatta üç yıl kadar önce Kütüphaneden en çok kitap alıp okuyanlar arasından her ilden bir kişi ve 81 ilden de ilk beş kişi arasına seçilip, ödüllendirildim.     
Sizin tiyatroya başladığınız o dönemde Adana Şehir Tiyatrosu´nda hangi isimler vardı?
---Oğuz Bora(müdür), Türkan Bora, Macit Flordon, Erhan Gökgücü, Nihat Ziyalan ve Şükrü Üstün gibi isimler vardı.
Peki, Ziya Paşa´dan bu yana ne değişti Adana´da?
---Ziya Paşa´nın o gün ki koşullarda Adana´da tiyatro kurması başlı başına bir devrimdir. Ziya Paşa´dan sonra aynı hızla devam etti mi bilemiyorum. Bizim tiyatroya başladığımız dönemde, sezon sonunda kapandı Belediye Şehir Tiyatro´su. Herkes memleketine gitti. Adana´da kalan Nihat Ziyalan, Şükrü Üstün gibi sanatçılara, Belediye Başkanı olan Ege Bağatur´un o döneminde salon verildi ama paralı mı verildi parasız mı verildi bilemiyorum.
Bugün için Adana´da tiyatroyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
---Son yapılan belediye başkanlığı seçimleri sonucunda göreve gelen Başkanlar kendilerinden önceki dönemlerde yapılanları kat kat aşıyorlar ve şu anda belediyeler sanatsal ve kültürel yönden toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren etkinlikler yapıyorlar.
Sinemaya da geçtiniz sanırım?..
---Adana´da çekimi yapılan filmlerde rol aldım… Bunlar; Kadir İnanır´ın başrolünü oynadığı , “Tatar Ramazan”ın ikincisi olan “Tatar Ramazan Sürgün”de hapishane başkatibi, “Ezo Gelin”de imam, “Kara Duvak”ta papaz ve  “Asi” adlı televizyon dizisinde cevizleri çalınan hacı olarak yer aldım.
Tiyatronun yanına koyduğunuz sunuculuk olayı var bir de yurdun çeşitli yerlerinde yapılan festivallere kadar uzanan.. Şahsen ben Adana ve sunu denildiğinde Mesut Mertcan ve sizi anımsıyorum ilk anda?..
---Büyük bir şansım varmış ki ben askerden döndüğümde (1968) Mesut Mertcan askere gidecekti. Onun sunucululuğunu yaptığı Emirgan Aile Çay Bahçesi sunucusuz kalmıştı. Düğünlerde sunuculuk yapan ben iyi bir fırsat yakalamıştım. Öylece, Asfalt Rıza´nın işletmeciliğini yaptığı Emirgan Aile Çay Bahçesi´nde sunuculuğa başladım. Diyarbakır, Malatya, Hacıbektaş´a kadar birçok yerlerdeki festival ve etkinlikte, anmada sunuculuk yaptım böylece.
Mutlaka bir yetenek değil mi?.. Ses yapısı, rengi, özellikleriyle özümsenen bir hitabet sanatı sunuculuk?..
---Tabii, sunuculuk sonuçta bir yetenektir.
Sunum olarak görev aldığınız bazı etkinlikler öncesi çok dikkatli bir biçimde hazırlandığınızı görüyorum zaman zaman. Salonun en arkasından etkinlikleri de izliyorsunuz?..
---Bir görev aldığım zaman o görev yerinde yapılacakların neler olacağını en ince noktasına kadar sorar, bilgilenirim.  O bilgileri görev yaptığım ana kadar devamlı olarak nasıl değerlendireceğimi düşünür ve olaya motive olurum. Sürekli en arkada oturarak, yalnız oyunu değil, oyunu izleyenleri de izlerim. Bu benim ilkem... Bundaki çabam, olayı derinliğine görüp, bilgi edinip, gerekirse araştırarak güzel bir sunum gerçekleştirmek ve her an gelen yeniliklere kendimi hazırlamamdır. Ayrıca…  Belki de hayatta tiyatro seyretmemiş insanların bir araya gelerek hazırladıkları bir oyunu sahneledikleri yere gidip pürdikkat izlerim. Bu izleme sonrasında algıladıklarımı daima düşünür ve ondan ders alırım. Her defasında yeni bir şey öğreniyorsunuz. Onu olgunlaştırıp, topluma o zaman sunuyorsunuz.
Yapılan işe sevgi ve saygı duyma, ince bir duyarlılık bu…
---Evet.. Hatta bunun bir iki anısı da var.. Şöyle ki… Tiyatro yaparken, oyunun provası olsun olmasın kimseyi rahatsız etmeden, provaları bozmadan gider izlerdim. Bir gün oyun sonrasında:”Sizin göreviniz bitti, gidebilirsiniz” dediler.  Biz de sahneden ayrıldık. Evlerimize gidecektik. Ben ve mahalle arkadaşım, sessizce ve gizlice, salon karanlık olduğu için kimse görmeden en arka sıralara geçip oturarak,  ustaların provalarını izlemeye başladık. O sırada yönetmen:”Tühh keşke figüranları göndermeseydik, bundan sonraki bölümü de prova yapardık” deyince ben ve arkadaşım:”Biz buradayız” diye seslendik. Hemen bizi sahneye aldılar ve o bölümü prova yaptık. Böylece ikimiz de diğer arkadaşlardan bir adım öne geçtik.                   
Sanırım bir elli yıl da sunuculuk yaptınız… Ne değişti dünden bugüne bu dalda ve gösterilen ilgi nasıl?
---Sunumda teknolojiden yararlanılarak yeniliklerin görsel olarak sonucu da sorun olur. Yenilikler de oluyor.
Peki nasıl, sunuculuk tehlikeli bir meslek mi?
---Hayır, sunuculuk tehlikeli bir meslek değil ama çok dikkat edilmesi gereken hassas bir meslektir. Örneğin: Affedersiniz, “Oku da adam ol baban gibi, eşek olma” tümcesindeki virgülü yanlış yere koymanın yol açtığı bir pot kırma, insanın sahne hayatına son verebilen bir meslektir. Bunun geçmişte televizyon bağlantılı örnekleri mevcuttur.            
Sunuculuğunuzda önemli sanatçı ve siyasetçileri de sunduğunuz oldu mu?
---Adana Altın Koza Film Şenliği´nde (1968) ödül kazanan Yılmaz Güney, Malatya Kaysı Festivali´nde Turgut Özal ve Yenice Barış Şenlikleri´nde Erdal İnönü ile aynı sahneyi paylaştım…      
Sunuculukta unutamadığınız bir anı, sunum ya da anekdot olayı yaşandı mı?     
---Anı derseniz, tabii ki burda Yılmaz Güney´i unutmam mümkün değil… Adana Film Şenliği için bir sunucu arandığında, dönemin Esnaf Kefalet Kooperatifleri Başkanı olan Hakkı Başman´ın önerisiyle sunucu olarak görev aldım. Yıl 1968… Sular sinemasında, ödül alan Yılmaz Güney´i sahneye davet etmem gerekiyordu. Sırası geldiğinde, Yılmaz Güney´i sanatı nedeniyle, kişiliği nedeniyle, çizgisini yitirtmeden çevirdiği filmleri ve insancıllığını anlatarak sunup, sahneye davet ettim. O zamanki sahnenin altı büfe idi. O nedenle yüksekti. Merdiven ile çıkıyordu. Ben de geleceğe tarafa bakarak büyük bir heyecanla görmek istiyordum. Merdivenden çıktığı için önce saçını, sonra alnını, kaşını, gözünü, giderek yüzünü ve de sahneye çıktığında da tümüyle gördüğümde, sahneye ilk adımını attığı andan, yanıma gelinceye kadar ki attığı adımları, yürüyüş şeklini ve tüm hareketlerini şu anda bile tüm detaylarına kadar hatırlıyorum. Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen o güzel insan beni o günlere götürüyor ve heyecanlanıyorum.       
Bu sunularda oldukça beğenilen güzel de şiirler okuyorsunuz…                       
---Evet, şiirler okuyor, okuduğum şairin şiiri hakkında veciz sözlerde söylüyorum.
Şiir de yazıyorsunuz; Nerelerde şiirleriniz yayınlandı? Bir kitap çıkarmayı düşündünüz mü?
---Bugüne kadarki olan yaşantımda gördüğüm, etkilendiğim şeyleri yazıyorum. Şiirlerim kitap çıkaracak kadar değil, daha az.  
Şiirin dışında, sanat ve edebiyatın diğer dallarında herhangi bir uğraşın oldu mu?
---Şöyle söyleyeyim… 1963´den beri günlük tutuyorum. Fakat her gün değil de, ilginç olan, önemli olan yaşanmışlıkları zaman zaman yazıyorum.
 Tiyatro sanatçısı ve sunucu adayları olan gençlere neler önerebilirsiniz?...
---Genç sanatçı adayı arkadaşlar hiçbir zaman kendileri, olgunlaştım, sanatçı oldum deyip sahne hayatını sürdürmek isterlerse, o düşünce insanı olduğu yerde bırakır. Ve sanatçı olma yolunda yaya kalırlar. Çalışan, kendini yenileyen kişiler ilerleyip, şöhret olurken, ben öğrendim diyenler yerinde sayarlar.
Tiyatro, şiir ve sunum…. Bu dallarda beğendiğin sanatçılar kimlerdir derken; Tiyatroda, sunuculuk da unutamadığınız bir anınız var mı?   
---Neşet Ertaş, Erol Büyükburç, Âşık Mahzuni Şerif, Aziz Ahmet, Musa Eroğlu başta olmak üzere, turnelere çıkıp, sahneyi paylaştığım sanatçı arkadaşlarım var. Birinin adını versem diğerine ayıp olacak.
Teşekkür ederim sevgili dostum, güzel bir röportaj gerçekleştirmeye çalıştık… Bu arada sizin sanattaki 50. yılınızı bir kez de burada kutlarken, genç sanatçı adaylarına önerileriniz nelerdir diye soru, bir şiirinizle de noktalamak istiyorum röportajımızı.
           
DÜN - BUGÜN – YARIN
                              DÜN
Dün doğdum, büyüdüm, öğrendim.
Anladım, anlattım, savundum.
 Özümden, sözümden hiç dönmedim.
 Seçim, sandık, oy, demokrasi dedim.
   BUGÜN
Sermayem sevgimdir, sitem değilServetim gönlümdür, gömüm değildir.
Karun´dan zengin olsan bana ne.
Para çok şey ama her şey değildir.
 YARIN
 Varsın yol geçsin mezarımdan
İnsanlar kıvrılmasınlar.
Varsın vazgeçsin makamından.
 İnsanlar kıvırmasınlar.
 Ercan Kont
  ***ERCAN KONT***                           
Ercan Kont, üç kız ve üç erkek kardeşe sahip olan bahçevan bir baba ve ev hanımı bir annenin çocuğu olarak 2 Mayıs 1942 yılında,  Adana´da doğdu. 1. İnönü İlkokulu, Tepebağ Ortaokulu ve Adana Erkek Lisesi´ndeki öğrenim hayatı sonrasında Ankara Tandoğan Astsubay Orduevi´nde vatani görevini er olarak tamamladı. Askerlik görevinden sonra bir süre işportacılık yapan Ercan Kont; daha sonra Adana Belediyesi´ne girdi. 1980-1994 yılları arasında çalıştığı Adana Anakent Belediyesi´nde Konservatuar Müdürü olarak da görev yapan Ercan Kont; Mualla Hanım´la evli olup Işık ve Dilek adlarında iki kız çocukları vardır. Emekli olarak Adana´da yaşamını sürdüren, tiyatro ve sunuculukla ilgilenen Kont; Adana Gösteri Sanatları Merkezi´nde halen tiyatro yapmanın yanı sıra, ülkenin dört bir yanındaki etkinliklerde sunuculuk da yapmaktadır.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
“Her şey güzel Adana’mız için”
“Her şey güzel Adana’mız için”
Güneş bebek
Güneş bebek "yutkunabilmek" için yardım bekliyor